FILISTININ TARIHI

Filistin'in Tarihi ve Dini Önemi

Filistin topraklarının en önemli cazibesi tarihteki rolü ve statüsünden ileri gelmektedir. Filistin'in vahye dayanan bütün dinlerde özel bir önemi ve yeri vardır. Bu da birçok peygamberin orada yaşamış veya hayatının bir bölümünü orada geçirmiş ve Yüce Allah'ın bu toprakları kutsal kıldığını bildirmiş olmasından ileri gelmektedir.

İslâm Devletinin Filistin'i Fethi

Kudüs'ün ve Filistin topraklarının İslâm açısından taşıdığı değer ve kutsiyet dolayısıyla Medine'de kurulan İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633'te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli başarılar gösterdiler. Daha sonra 634'te Halid ibnu Velid komutasındaki İslâm ordusunun Remle yakınlarında Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferle Kudüs dışındaki Filistin topraklarının önemli bir kısmı fethedildi. Kudüs'ün fethi ise 638'de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşti. Hz. Ömer (r.a.) Kudüs'ün anahtarlarını teslim aldığında oranın halkına, tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman vermiştir.

Haçlı İşgali ve İkinci Fetih

Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi 1099'a kadar sürekli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. O tarihte haçlı ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları sonunda bu kutsal belde hıristiyanların eline geçti. Haçlılar Kudüs'ü işgal ettikten sonra bir hafta süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmiş bin kişi öldürüldü. Katliam sonucu meydana gelen kan gölünde haçlıların atlarının dizlerine kadar gömüldüğü bu katliama şahit olmuş hıristiyan kumandanların hatıralarında geçmektedir. Haçlı işgali seksen sekiz yıl sürdü. Bu işgale 1187 yılında Salahuddini Eyyubi son verdi. Yavuz Sultan Selim'in 1516'da gerçekleştirdiği Mısır seferi sonrasında Kudüs ve Filistin Osmanlı devletine bağlandı. 1918 İngiliz işgaline kadar da Osmanlı yönetiminde kaldı.

Siyonizm Hareketi ve Osmanlı'dan Filistin'i Alma Çabaları

Avrupa'da Yahudilerin belli bir toprak parçası üzerinde bir araya getirilmeleri ve bir devlete kavuşturulmaları amacıyla 1897'de örgütlü Siyonizm hareketi ortaya çıktı. Bu hareket Yahudi halkının bir araya getirileceği toprak olarak da Filistin'i seçti.

Siyonistler Filistin'den bir miktar toprak elde edebilmek için ilk önce Osmanlı Devleti nezdinde birtakım girişimlerde bulundular. Bu amaçla Osmanlıların bütün dış borçlarını ödemeyi taahhüt ettiler. Ancak zamanın Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'den hiçbir yakınlık ve ilgi göremediler. Teodor Hertzl'in hatıratında ifade edildiğine göre, Hertzl'in Sultan II. Abdülhamid'e konuyla ilgili ilk teklifi götürmesinden sonra II. Abdülhamid aracılık yapan kişiye şu cevabı vermiştir: "Eğer Bay Hertzl senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satamam. Zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir. Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde otopsi yapılmasına müsaade edemem."

Siyonistlerin İngilizlerle İşbirlikleri


Osmanlı Devleti'nden bir şey koparamayan siyonistler bu kez, İngilizlerle ve diğer Batı ülkeleriyle işbirliğine gitmeyi kararlaştırdılar. Osmanlı Devleti'ni yıkmak veya zayıflatmak için her fırsatı değerlendiren Batı ülkeleri siyonistlerin kendilerine yanaşmalarını da iyi bir fırsat olarak görüp değerlendirdiler. Bunun sonucunda 1916 yılında Fransa, İngiltere ve Rusya arasında Sykes - Picot Anlaşması adı verilen bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma İslâm topraklarının Fransa, İngiltere ve Rusya arasında paylaştırılmasını öngörüyordu. Anlaşmanın Filistin'le ilgili maddesinde de şöyle deniyordu: "Diğer ortakların ve Mekke şerifinin muvafakati alındıktan sonra Rusya ile de istişare yapılarak bu bölgede uluslararası bir yönetim kurulsun."

Zamanın İngiliz dışişleri bakanı Arthur Belfur'dan adını alan ünlü Belfur deklarasyonunda da şöyle deniyordu: "Haşmetli İngiliz kraliyet hükümeti, Filistin'de yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılıyor. Bu gayeye ulaşmayı kolaylaştırmak için en değerli mesailerini harcayacaktır. Şurası açıkça bilinmelidir ki, haşmetli kral, Filistin'de bulunan yahudiler dışındaki milletlerin dini ve medeni haklarına zarar verecek veya yahudilerin başka herhangi bir ülkede elde ettikleri haklarını ve siyasi nüfuzlarını zedeleyecek hiçbir şey yapmayacaktır."

Haçlı - Siyonist İttifakıyla Gerçekleştirilen İkinci İşgal: İngiliz İşgali

Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa bir süre sonra 1918 yılında İngilizler Filistin topraklarını işgal ettiler. İngilizlerin bu işgali gerçekleştirmeleri zamanın Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün krallığının kurucusu Şerif Hüseyin'in yardımıyla oldu. İngilizlerin Şerif Hüseyin'le gizli ilişkiler içine girmelerinin ve kendisine birtakım vaatlerde bulunmalarının en önemli sebebi dünyada dağınık bir halde yaşayan yahudilerin devlet kurabilmeleri için gerekli şartların oluşturulması gayesiydi.
1922'de Milletler Cemiyeti'nin kararıyla Filistin, İngiltere'nin himayesine verildi. O zamanki Milletler Cemiyeti bugünkü BM gibi sömürgeci ve işgalci güçlerin önünü açmak ve gerçekleştirilen gayri meşru işgalleri uluslar arası alanda meşrulaştırmak amacıyla kullanılıyordu.

Yahudi Göcü ve Müslümanlarin Mücadelesi

 

 

Filistinli Müslümanlar İngiliz işgal yönetimine ve yahudi göçüne karşı değişik zamanlarda çeşitli mücadeleler verdiler. Bu doğrultuda zaman zaman ayaklanmalar gerçekleştirildi. 27 Şubat 1920 tarihinde Filistin halkından 40 bin kişilik bir topluluk Mescidi Aksa'da gösteri düzenledi. 8 Mart 1920 tarihinde ilk silahlı çatışma meydana geldi. Bu çatışmada yedi yahudi öldürüldü. Kudüs'te de Filistinlilerle yahudiler arasında çatışmalar oldu. Bu mücadeleler sonraki tarihlerde de devam etti. Filistinliler İngiliz işgaline ve yahudi göçüne karşı sistemli bir mücadele yürütebilmek için çeşitli örgütler de kurdular.

Yahudiler Nasıl Toprak Sahibi Oldular

 

İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin amacı dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki Yahudileri buraya toplamak olduğundan onların göçlerini kolaylaştırdılar. Onların buralara bağlı olmalarını sağlayabilmek için de kendilerini buralardan mülk sahibi yapmaya çalıştılar. Ancak bu konuda, tarihin çarpıtılmasından ve tarihi gerçeklerin saptırılmasından kaynaklanan yaygın bir kanaat bulunmaktadır. O da Filistinlilerin kendi yurtlarını kendi elleriyle Yahudilere sattıkları iddiasıdır. Oysa bu iddia tarihi gerçeklere tamamen aykırıdır. Öncelikle aşağıda izah edeceğimiz üzere İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin başlangıç döneminde Yahudiler buralara göç etmeleri için yapılan teşviklere çok fazla rağbet etmemişlerdir. İkinci olarak bu dönemde Yahudi göçmenlerin sahip oldukları toprak miktarı iddia edildiği kadar fazla değildir. Üçüncü olarak da Yahudiler elde ettikleri toprakların çok az bir kısmını ilk sahiplerinden satın almışlardır.

 

Yahudilerin toprak sahibi olmalarına birinci derecede İngiliz işgalciler sebep olmuşlardır ki onların da bu konuda başvurdukları en yaygın metot ağır vergi uygulamasıydı. İngiliz işgalciler Filistinlilerin mülklerine oldukça ağır vergiler koyuyor, bu vergileri ödeyemeyenlerin de mülklerine el koyuyor, sonra buraları ya Yahudilere bağışlıyor ya da sembolik fiyatlarla satıyorlardı. Fakat ne yazık ki Siyonistler buraları bizzat Filistinlilerden satın aldıklarını ileri sürerek dünya kamuoyunu özellikle de Müslüman kamuoyunu yanıltmış, Müslüman kamuoyu da bu tarihi yalana inanarak Filistin halkını suçlu çıkarma kolaycılığına sapmıştır.

 

Yahudilerin toprak sahibi olmalarına ikinci derecede yardımcı olanlar da ihanet içindeki emlakçilerdir. Siyonistler kendilerine aracılık etmeleri için ihanet içindeki bazı emlakçilerle işbirliği yapıyor, onlar da satılık arazilere hemen talip oluyor, arazi sahipleri çoğu zaman herhangi bir yahudiye satılmaması şartıyla verdikleri halde bazen bu anlaşmayı bozarak bazen ikinci bir aracı devreye sokup önce ona naylon satış yapmak sonra da asıl talip olan yahudiye satmak suretiyle işi yürütüyorlardı. Bu şekilde Yahudilerin mülk sahibi olmalarına sebep olan emlakçilerden bazıları Filistinliler tarafından cezalandırılmış, bazıları da Filistin topraklarından kaçmak zorunda kalmışlardır.

 

Gerek İngiliz işgalcilerin ve gerekse işbirlikçi hainlerin bütün çabalarına rağmen, 1948'de Siyonist işgal devleti kurulduğunda Yahudi göçmenlerin sahip oldukları arazi iki milyon dönümdü. Yani tüm Filistin'in % 7'sine tekabül ediyordu. Bunun 650 bin dönümünü yani üçte birini Osmanlı devleti döneminde mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi'nin Kanuni'yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla 1918'de Filistin'in işgaline kadar geçen süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir. Bu arazinin önemli bir kısmının Yahudiler tarafından mülk edinilmesinde de İttihat ve Terakki yönetiminin sağladığı kolaylıkların ve bazı arazilerin o dönemde Yahudilere devlet eliyle bağışlanmasının önemli rolü vardır.

 

300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır. 200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, yahudilere göstermelik bir şekilde parayla satmışlardır. Gerek bağışlanan ve gerekse satılan arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satım işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.

 

600 bin dönümünü de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye'de ikamet edip Filistin'de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır.

 

Buraya kadarki kısımda Filistinlilerin herhangi bir dahlinin olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin 1948'e kadar edindikleri arazilerin 8'de 7'sinde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir.

 

250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı Yahudilerin 1948'e kadar tedarik ettikleri tüm arazi miktarının sekizde birine, tüm Filistin topraklarının ise % 0,9'una (binde 9'una) tekabül ediyordu. Bu satış işleminde de yukarıda sözünü ettiğimiz emlakçilerin önemli rolü olmuştur. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin'i terk etmek zorunda kalmışlardı.

 

Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla onları satanların genel nüfusa oranlarını denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm verirken % 0,9'un tavrına göre mi yoksa % 99,1'in tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en az % 99'u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki kararlılıklarını korumuşlardır. Bu kararlılığa bağlı kalmayanları da içlerinde barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o halkın genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa uymayanlar çıkar. Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi göçünü teşvik eden örgütlerin bütün teşviklerine, cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl içinde satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını, kararlılığını ve üstün mücadele azmini gösterir. Ama ne yazık ki Filistin halkı bütün bu kararlılığına rağmen iftiraya uğramıştır. Bu tıpkı iffetini koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.

Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayrimenkul edinmeleri ise tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur.

Yahudi Göçünün Seyri ve Nazi Katliamı

İngiliz işgalciler Siyonist örgütlerle tam bir işbirliği ve koordinasyon içinde hareket ediyor ve Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerini sağlamak amacıyla yoğun bir teşvik faaliyeti yürütüyorlardı. Ancak yürütülen bütün çabalara rağmen Yahudiler, özellikle de Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan ve maddi durumları iyi olanlar çağrılara rağbet etmiyorlardı. Göç edenlerin çoğunluğunu yoksul Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri Yahudileri oluşturuyordu. Bu yüzden İngiliz işgalinden önce yerleşmiş olanlar ve doğal nüfus artışı da dâhil olmak üzere 1933 öncesinde Filistin topraklarındaki Yahudi sayısı 200 bini bulmamıştı. Ama 1933'de Avrupa'da bir Nazi fırtınası esmeye başladı. Her tarafta Hitler'in Yahudileri kitleler halinde öldürdüğü, fırınladığı söylentileri yayıldı. Bu arada Hitler'in adamları da Yahudilerden bazılarını öldürüp kamyonetlerin arkasına atarak onların yaşadığı mahallelerin sokaklarında dolaştırmaya, oraları terk etmemeleri durumunda kendilerinin sonunun da aynı olacağı tehditleri savurmaya başladılar. İşte bu olaydan sonra Yahudiler adeta çekirge sürüleri gibi Filistin topraklarına akın etmeye başladılar. Böylece 1933-45 arasında geçen 12 yıllık süre içinde bu topraklardaki Yahudi nüfus 800 bine çıktı. Bu yüzden bazı tarihçiler Hitler'in Siyonist örgütlerle işbirliği yaptığını ileri sürmüşlerdir. Hitler'in en yakın çevresindeki adamlarından bazılarının Yahudi olduğu göz önünde bulundurulursa bu iddianın çok da basite alınmaması gerektiği anlaşılır. Ayrıca Hitler'in Yahudileri fırınladığı, kalabalık kitleler halinde öldürdüğü iddiaları da tarihi gerçeklere uymamaktadır. Çünkü Siyonist örgütlerin sürekli kullandıkları söz konusu katliamlarla ilgili olarak verdikleri rakamlar o tarihte Hitler'in tahakkümüne giren bölgelerde yaşayan Yahudilerin sayısından fazladır. Oralardaki Yahudilerin birçoğunun Filistin'e göç ettiği bazılarının da kendilerini gizleyerek yaşamaya devam ettikleri hesaba katılırsa söz konusu rakamların gerçekçi olmadığı anlaşılır. Öldürülenler de diğerlerinin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanması için öldürülmüşlerdir. Siyonistlerin o topraklarda bir devlet kurmalarına imkân verecek insan potansiyeli de işte bu yolla oluşmuştur.

Siyonist Terör

Siyonistler bir yandan Filistin topraklarına Yahudi göçünü teşvik ederken bir yandan da oranın asıl sahipleri durumundaki Filistinlileri buralardan ayrılmaya zorlamak için muhtelif terör örgütleri kurdular. Haganah, Irgun gibi terör örgütleri bunların başında geliyordu. Bu ikisi en çok terör eylemi gerçekleştirdiğinden isimleri en çok öne çıkan Siyonist terör örgütleri olmuşlardır. Ancak bunların dışında daha birçok Siyonist terör örgütü kuruldu. Bu örgütler cinayet ve katliam konusunda hiçbir sınır tanımıyorlardı. Bu yüzden birçok büyük terör eylemine imza atmışlardır. Siyonist terörden kendilerine her türlü kolaylık ve imkânı sağlayan İngiliz işgalciler de nasiplerini almışlardır. Kral Davud Oteli'nin havaya uçurulması İngiliz işgalcilere karşı gerçekleştirilen terör eylemlerinin başta gelen örneklerinden biridir. Bu örgütler Deir Yasin katliamı başta olmak üzere Filistinlileri hedef alan birçok katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamların bazılarında bazı Filistin köyleri tümüyle yok edilmiştir. Katliamlarda öldürülenler arasında savunmasız kadın ve cocuklar en büyük oranı oluşturuyorlardı. Siyonist teröristler bazı cinayetlerinde önce Filistinli kadınların kollarını keserek bileklerindeki bileziklerini alıyor, sonra kendilerini öldürüyorlardı.

Terör Örgütlerinin Devlete Dönüşmesi

 

 

Zikrettiğimiz terör örgütleri 1947'den itibaren devletleşme sürecine girdiler. İlginçtir ki önceden ayrı ayrı örgütler ve gruplar halinde çalışan Siyonistler devletleşme sürecinde tek bir çatı altında toplandılar. Derken 1947'nin sonuna doğru "İsrail" adında bir devletin kuruluşu resmen ilan edildi. Bu devletin ilk kurucuları ve yöneticilerinin tamamı zikrettiğimiz terör örgütlerinin elebaşlarıydı.

"İsrail" adı verilen işgalci Siyonist devletin kuruluşu BM tarafından 1948'de resmen onaylandı. Böylece meşru olmayan bir işgale, emperyalizmin "meşrulaştırma" mekanizması olarak çalışan BM tarafından meşruiyet kazandırılmış oldu. Ne yazık ki gayri meşru bir işgal devleti olarak ortaya çıkan İsrail'i ilk tanıyan ülkelerden biri de Türkiye'dir.

Arap Ülkelerinin İhaneti

İşgalci Siyonist devletin oturmasında ve güç kazanmasında bölgedeki Arap ülkelerinin ihanetinin önemli rolü olmuştur. İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerine yardımcı olan Şerif Hüseyin'in çocuklarının kurduğu Ürdün İsrail'in hâkimiyetini oturtmasında da önemli rol oynamıştır. İsrail'in kuruluşunun ilan edilmesinin hemen ardından Filistinlilerle işgalci Siyonistler arasında savaş çıktı. Bu savaşta Filistinli direnişçiler birçok bölgeyi işgalcilerden kurtardılar. Ancak Ürdün yönetimi Glop Paşa adı verilen bir İngiliz paşasının komutasında askeri birlikler göndererek Filistinli direnişçilere: "Biz düzenli orduyla olaya müdahale ettik. Kurtardığınız bölgeleri bize verin" dediler. Bazılarından ikna yoluyla, bazılarından da zor kullanarak aldıkları bölgeleri daha sonra Siyonistlerle göstermelik çatışmalara girerek ve yenilme numaraları yaparak onlara teslim ettiler. Bu ihanet sonraki dönemlerde de aynen sürmüştür.

İşgalin Genişletilmesi Operasyonu

Siyonist işgalciler Arap ülkelerinin ihanetlerinden yararlanarak 1967'de işgal altında tuttukları alanı genişletme amaçlı bir savaş başlattılar. Bu savaşta bölgedeki tüm ülkeler Filistin halkına ihanet etmişlerdir. Bu ihanet sonucunda o zamana kadar Mısır'ın kontrolünde olan Gazze, Ürdün'ün kontrolünde olan Doğu Kudüs ve Batı Yaka işgalcilere teslim edildi. Ayrıca Suriye'nin Golan tepeleri ve Mısır'ın Sina yarımadası da işgalci Siyonistlerin eline geçti.

Filistin'de Örgütsel Direniş

Filistin'de gerek İngiliz işgaline, gerekse Siyonist işgale karşı sürekli mücadele verilmiştir. Ama ne yazık ki bu mücadele sürekli bölgedeki Arap ülkelerinin ihanetine uğramıştır. Arap ülkelerinin ihanetlerini belgeleyen pek çok olaydan söz etmek mümkündür. Ama biz bu olaylarla sözü uzatmak istemiyoruz.

Filistin'de örgütlü direnişin tek çatı altında toplanması için 1965'te Filistin Kurtuluş Teşkilatı adı altında bir teşkilat oluşturuldu. Daha önce bu örgüte girmekte tereddüt eden ve kendisinin kurduğu el-Feth'in başkanlığını yapan Yasir Arafat da kuruluşundan iki yıl sonra bu örgütün liderliğine getirildi. 1987 intifadasında Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'ın öne çıkmasına kadar Filistin halkını ve direnişini temsil konumunda görülen örgüt de bu örgüt oldu.

İntifada ve İslâmi Hareketin Yükselişi

Filistin halkı 1987'de Siyonist işgale karşı intifada adı verilen bir direniş başlattı. Bu direnişin öncülüğünü ise Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS) yaptı. HAMAS, Müslüman Kardeşler cemaatinin Filistin kanadının oluşturduğu bir harekettir. Ancak 1987 intifadasında bu isimle ortaya çıktı. Bu çıkış Müslüman Kardeşler'den kopuş anlamına gelmiyordu elbette. Ancak aktif bir direnişin organize edilmesi ve yönlendirilmesi için böyle bir örgütsel yapılanmaya gidilmişti.

Barış Oyunları

İntifadanın kısa süre içinde bütün Filistin'e yayılması işgalci Siyonist devletin bayağı zorlanmasına sebep oldu. Ayrıca bu harekette HAMAS'ın sesinin ve bayrağının yükselmesi FKÖ'nün biraz arka plana itilmesine sebep oldu. Bu durum karşısında işgalci devlet kendisini zorlayan şartlardan kurtulmak, FKÖ de yeniden öne çıkıp diplomatik alanda Filistin halkını temsil konumunda görünmek için masaya oturmayı kendi açılarından faydalı buldular. Bunun neticesinden 1991'de Madrid süreci veya "Ortadoğu barışı" adı verilen bir süreç başlatıldı. Yapılan görüşmeler neticesinde 1993'te FKÖ tarafından desteklenen bir grupla işgal devleti arasında Oslo İlkeler Anlaşması adı verilen bir temel anlaşma imzalandı. 1994'te Kahire Anlaşması veya Gazze-Eriha Anlaşması adı verilen ilk uygulama anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya bağlı olarak Gazze ile Batı Yaka'nın Eriha kasabasında bir özerk yönetim oluşturuldu. Sonradan imzalanan anlaşmalarla Batı Yaka'da özerk yönetimin kontrolüne verilen şehir merkezlerinin sayısı sekize çıkarıldı. Ancak bu anlaşmalar gerçek anlamda bir özgürlük ve bağımsızlık getirmediğinden Filistin halkına bir şey kazandırmamıştır.

Aksa İntifadası

HAMAS, sözünü ettiğimiz anlaşmaların tümüne karşı çıkmış ve işgalci Siyonist devletin Filistin topraklarındaki hâkimiyeti tümüyle sona erinceye kadar mücadele edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Göstermelik barış sürecinde müşahhas olarak bir şey göremeyen ve allandırılıp pullandırılan barış anlaşmalarının içi boş balonlardan yahut su vermeyen seraplardan ibaret olduğunu müşahede eden Filistin halkı yeniden direnişe dönmeyi en doğru yol olarak görmüştür. İşgalci Siyonistlerin saldırgan görüşleriyle öne çıkan ve "Beyrut kasabı" unvanıyla tanınan lideri Ariel Şaron'un bir keresinde Mescidi Aksa'yı kirletme teşebbüsünde bulunması da Filistin halkındaki tepkinin aktif bir direnişe dönüşmesine sebep oldu ve 29 Eylül 2000 tarihinde de Aksa İntifadası başladı.

Reklam
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (14 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=