FILISTIN VE OLAYLAR

İslam Öncesi Dönem

Üzerinde hüküm süren farklı kavim ve hakimiyet kuran siyasi güçlerle çok gerilere uzanan Filistin, birçok medeniyete beşiklik etmesi ve medeniyetlerin geçiş bölgeleri üzerinde kavşak noktası olması ile bilinmektedir. Filistin’in semavi dinlerce de önemi tartışılmayacak derecededir. Arap tarihçilerce ve bazı araştırmacılarca kabul edildiği üzere bu toprakların bilinen ilk sakinleri Amalika kavmidir.
MÖ 20. yüzyılda Filistin toprakları üzerinde Kenanlıların yerleşik olduğu belirtilmektedir. Mısır’da köle olarak bulunan İsrailli kabilelerin Kızıldeniz geçilmek suretiyle Hz. Musa tarafından bölgeye getirilmeleri ise MÖ. 12. yüzyılları bulmaktadır. İsrail kavimleri bölgeye ulaştıklarında burada belli bir kültüre sahip yerleşik kabilelere rastlamışlardır. Bu kavimler Kenanlılar, Gibonlular ve Filistinlilerdi.
İlk İsrail kralı Talut’tan (Saul) sonra Hz. Davut, Kudüs’ü fethederek burada 33 yıl hüküm sürdü. Hz. Davut’un ardından Hz. Süleyman dönemi başladı ve bu dönem krallığın altın çağı oldu. Sınırların Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün bir kısmına uzandığı bu dönemde Hz. Süleyman, başta Mısır olmak üzere bazı devletlerle anlaşmalar yaptı ve Kudüs’te kendi ismi ile anılacak olan Süleyman Mabedi’ni inşa ettirdi.
İsrailoğulları 12 kabileden meydana gelmekteydi ve ifade edilen dönemlerde İsrail tek bir yönetim altında bulunmaktaydı. Fakat Hz. Süleyman’ın vefatının ardından bu birlik daha fazla muhafaza edilemedi ve devletin ikiye bölünmesi ile birlikte kabileler de bölündüler. 10 kabile İsrail Krallığı’nı kurarlarken, diğer ikisi de güneyde Yahuda (Yuda) Krallığı’nı kurdular. İsrail MÖ 931 yılında Hz. Süleyman’ın oğlu Yarobean tarafından kuruldu ve ilk günlerinden itibaren komşu ülkelerin taarruzlarına uğradı. Krallık bu saldırılara MÖ 722 yılına kadar dayanabildi ve bu tarihte Asurlular tarafından tarih sahnesinden silindi. Krallık merkezi Kudüs olan Yahuda Krallığı ise İsrail’den daha uzun ömürlü olmuştur. Kral Uziyah döneminde en parlak dönemini yaşayan Yahuda Krallığı MÖ 587 yılında Babil Kralı Buhti Nassar tarafından yerle bir edildi. Bu olay aynı zamanda İsrailoğullarının kitleler halinde göç ettirilmelerini gündeme getirerek binlerce Yahudi’nin Mezopotamya’ya sürülmesinin sebebi oldu.
Filistin’in sonraki dönemi ise Perslerin Babil’i ele geçirmeleri ile başlayarak yaklaşık iki asır sürdü. Babil döneminde sürülen Yahudilere serbestlik tanınarak geriye göçle birlikte yıkılan Hz. Süleyman Mabedi yeniden inşa edildi. Bölge daha sonra Büyük İskender, Ptolemaioslar ve Suriye’deki Selevkoslar’ın ellerine geçti.
Filistin topraklarının milattan önceki son istilacıları ise Romalılar oldu. MÖ 63 yılında başlayan süreç MS 70 yılında tam bir yıkıma dönüştü; Roma prensi Titus, Kudüs’ü yerle bir etti. Yahudiler bu kez Romalılarca sürüldüler. Bu süreç içerisinde Hz. İsa’nın Filistin’in Nasıra kasabasında doğumu ve mücadele dönemi vardır. Fakat Hz. İsa’nın getirdikleri ondan çok sonra, 312 yılında, Roma tarafından kabul edilmiş ve Filistin bir kez daha dini ağırlıklı bir önem kazanmıştır.
395 yılında Roma İmparatorluğu içerisinde tüm dünyayı etkileyen büyük bir kırılma meydana gelerek imparatorluk Doğu (Bizans) ve Batı Roma olarak ikiye ayrılmıştır. Filistin Bizans toprakları içerisinde kalmıştır. Fakat bölge İslamiyetin zuhur ettiği dönemlerde bu kez Sasani istilasına uğramış, birkaç sene sonra ise Kudüs yeniden büyük bir kıyımı yaşamıştır. 629 yılında ise bölge tekrar Bizans hakimiyeti altına girmiştir.

İslami Dönem

İslam tarihinde oldukça nadide bir yere sahiptir. Hz. Muhammed (sav)’in İsra ve Miraç mucizesinin mekanı Kudüs’tür. Bu anlamda Kudüs’ün fethedilmesi için Hz. Muhammed (sav) döneminden itibaren fetihlerin yönü kuzeye yönelmiş ve 629 tarihinde Bizans Devleti ile İslam orduları arasında Mute Savaşı yapılmıştır. Bundan bir sene sonra ise Tebük Seferi ile yine Bizans üzerine yürünmüştür. İlk halife Hz. Ebubekir, Amr. b. As’ı Filistin’in fethi için görevlendirmiş ve ilk olarak Gazze ele geçirilmiştir. Bizans ile yapılan Ecnadeyn (634) ve Yermük (636) savaşlarında İslam orduları galip gelmiş ve Kudüs yolu açılmıştır. Şehrin kuşatılarak fethi Hz. Ömer döneminin önemli hadiselerindendir. Hz. Ömer bizzat şehre girerek barış yolu ile Kudüs’ü ele geçirmiştir. Filistin’in fethi Askalan’ın alınmasıyla tamamlanmıştır.
Emeviler döneminde bölgeye çok sayıda Arap yerleşimci iskan ettirilmiş ve Kudüs’e verilen önem değişmemiştir. Abbasiler döneminde daha önce merkezi Remle olan Filistin, Suriye ile birleştirilerek tek bir eyalet haline getirilmiştir. Bölge halife Harun Reşit döneminin ardından bir takım karışıklıklara sahne olmuş ve sıkça el değiştirmeye başlamış; önce Tulunoğulları, ardından tekrar Abbasiler ve daha sonra da İhşitler bölgede hüküm sürmüşlerdir. Fatimilerin Mısır’ı ele geçirmeleri ve güçlenmelerinin ardından bu kez de 969 tarihinde bölgede Fatimi dönemi başlamıştır. Daha sonra Karmatilerin Mısır’a saldırmaları ve ardından Filistin’i kuşatmaları nedeniyle Cerrahi emiri ile işbirliği yapan Fatimiler, istemeseler de bölgeyi Cerrahilere bırakmak zorunda kalmışlardır.
Filistin’de Selçuklu dönemi 1069’da başladı ve Malazgirt Savaşı’nın kazanıldığı 1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan adına hutbe okundu. 1074’te Filistin’de Fatimi hakimiyetine son verildi. 1079’da Sultan Melikşah’ın kardeşi Tutuş, Suriye Filistin Selçuklu Devleti’ni kurdu. 1098 tarihinde yeniden başlayan Fatimi hakimiyeti fazla sürmedi. Zira 1099 bölge için yaklaşık 90 sene sürecek olan Haçlı hakimiyetinin başladığı tarih oldu.
Haçlıların Filistin ve özellikle Kudüs’teki varlıkları son derece kanlı olmuştur. Yaklaşık 40 gün süren şiddetli bir kuşatma sonrası 600.000 kişilik Haçlı ordusu, Kudüs’te yaşamakta olan 70.000 Müslümanı katlederek bölgeyi hakimiyetleri altına almışlardır. Selahaddin-i Eyyubi 1187 tarihinde Filistin’i Haçlı hakimiyetinden kurtararak bu işgale son vermiştir. Selahaddin-i Eyyübi şehri ele geçirdiğinde eskiden sürülmüş olan Yahudilerin geri dönmelerine izin vermiş ve şehirde onarım işleri üzerinde yoğunlaşmıştır.
Selaheddin Eyyubi’nin vefatının ardından bölgede yine karışıklıklar baş göstermiş ve Kudüs 1229 tarihinde yapılan bir anlaşma ile Batılıların yönetimine bırakılmıştır. 15 sene sonra yeniden ele geçen kent dışında fetih, 1291 tarihinde Akka, Kaysariye ve diğer şehirlerdeki Batılıların da Memlüklülerce bölgeden uzaklaştırılmasıyla ancak tamamlanabilmiştir. Memlüklüler zamanında bölgede idari teşkilatlanma da yapılmış, Filistin Kudüs, Gazze, Lüd, Kakun, Halil ve Nablus olmak üzere Şam’a bağlı altı bölgeye ayrılmıştır.
İslam dönemi için dikkat çeken birkaç nokta vardır ki bu da Yahudilerin daha önceki krallıklar ve Bizans dönemleri ve hatta Haçlı istilası dönemlerinde kötü muameleye tabi tutulmaları, sürülmeleri ve katledilmeleri hadiselerinin İslam dönemi içerisinde son bulmasıdır. Yahudilerin bu dönemdeki durumları dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Yahudi topluluklarınkinden çok daha iyidir.

Osmanlı Dönemi

Haçlı seferlerinin ardından başlayan ve yaklaşık iki asır süren Memlük hakimiyetinden sonra Filistin, Yavuz Sultan Selim döneminde Mercidabık Savaşı’ndan sonra (24 Ağustos 1516) Osmanlı yönetimine geçti. Bölgenin tamamının fethi ise Kanuni Sultan Süleyman zamanında tamamlandı. Kanuni döneminde üç semavi din açısından da önemli olan „Harem“ olarak adlandırılan kısmın bakımı yapılarak etrafındaki duvarlar yeniden inşa edildi. Osmanlı Devleti Filistin’i Suriye sınırları içinde Şam’a bağlı Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed olmak üzere dört sancağa ayırdı. Daha sonra bu sancaklar Kudüs’e bağlı birer eyalet oldu.
Filistin emirlerlerinden Cezzar Ahmet Paşa döneminde Mısır’ı ele geçiren Napolyon Bonapart, büyük bir ordu ile Filistin’in Yafa şehrini aldı. Ancak Cezzar Ahmet Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu Akka önlerinde Bonapart’ı geri çekilmek zorunda bıraktı (1799).
Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı dönemde Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Filistin’in tamamını ele geçirdi. Filistin 1840 yılına kadar Mısır’ın yönetimi altında kaldı. Ancak daha sonra tekrar Osmanlı yönetimine geçti. 1877 tarihinde Kudüs merkeze bağlı bir mutasarrıflık oldu. Bir yıl sonra ise Nablus ve Akka Kudüs’e bağlandı. Böylece Filistin’in kuzeyi Beyrut valiliğine güneyi ise Kudüs mutasarrıflığı idaresine bırakıldı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Filistin’in yönetimi Osmanlı idaresinden çıkarak İngiliz mandasına geçti.

Yahudi yerleşimi konusundaki Osmanlının tavrı

Osmanlı Devleti’nin Filistin’de Yahudi Yerleşimi Konusundaki Tavrı
Osmanlı Devleti, Filistin’de Yahudi yerleşimini arttırmayı planlayan Siyonist harekete karşı daima ihtiyatlı bir politika takip etmiştir. II. Abdülhamid, Siyonizmi siyasal bir sorun olarak görmüş ve Yahudilerin kitlesel olarak Filistin’e yerleştirilmelerinin İmparatorluk içinde yeni bir milliyetçilik akımı ya da başka deyişle bir „Yahudi sorunu“ doğurmasından endişe duymuştur. Siyonist hareketin lideri Theodar Herzl 1901 yılının Mayıs ayında II. Abdülhamid’e gelerek, 1492 yılında İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen Yahudi göçmenlerin Osmanlı Devleti tarafından kabul edildiğini hatırlatmış ve Filistin’e yerleşmek için izin istemiştir. Ancak bu talep II. Abdülhamid tarafından açıkça reddedilmiştir.
Osmanlı Devleti, Filistin topraklarında Yahudi yerleşimini engellemek için hukuki tedbirler de aldı. İlk olarak Yahudi yerleşimini engellemek için 18 Recep 1287 tarihli (1871) İrade-i Seniyye ile Filistin topraklarını miri araziye (devlet arazisi) çevirdi. Ancak buna rağmen çeşitli vesilelerle Filistin topraklarına yerleşme talebinde bulunan Yahudiler oldu. II. Abdülhamid 21 Zilhicce 1308 (15 Temmuz 1891) tarihli iradeyle Filistin’de Yahudi yerleşimine karşı çıkma nedenlerini açıkladı. Bu nedenlerin başında da Filistin’de yerleşmek isteyen Yahudilerin bu topraklarda bir Yahudi devleti kurmayı amaçladıkları gösterildi. II. Abdülhamid durumu daha da netleştirerek daha sonra Filistin toprakları da dahil olmak üzere bütün Osmanlı Devleti topraklarında Yahudilere toprak ve mülk satışını yasakladı.
II. Abdülhamid tarafından Filistin’de Yahudi yerleşimi ile ilgili olarak güdülen kararlı politika daha sonra gelen İttihat ve Terakki hükümeti tarafından aynı kararlılıkla sürdürülmedi. 7 Eylül 1911 tarihinde Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Yahudilerin, Arazi Kanunu’nun Ölü Toprakların İhyasına ait 78. ve 103. maddelerinden yararlanmalarına dair „Şurayı Devlet Kararı“ yayınlandı. Bu yıllarda Filistin’de Yahudi nüfusu 1876 yılına kıyasla üç kat arttı. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması üzerine de Yahudiler Filistin topraklarındaki hedeflerine adım adım yaklaşmaya başladılar.

Osmanlı Döneminde Filistinde Demografik yapı

Osmanlı Döneminde Filistin’de Demografik Yapı
Filistin’de bir Yahudi topluluğunun oluşturulması 19. yüzyıl boyunca yükselen bir seyir izlemiştir. Bu dönemde Filistin topraklarında üç farklı Yahudi grup bulunmaktadır: İlki uzun yıllar önce bu topraklara gelmiş olan ve büyük ölçüde bölge halkı ile kaynaşmış bulunan Sefarad Yahudileridir. Yüzyıl içerisinde parça parça gelen ve daha çok Kudüs, Safed, Taberiye ve el-Halil gibi bölgelere yerleşmiş bulunan ve yerleşik bulunan Yahudilerden de uzak durmaya çalışan Eşkenazi Yahudi tabaka, ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü grup ise yüzyılın sonlarına doğru Siyonizm hareketinin güçlenmeye başlaması ile birlikte bu topraklara göçen Yahudilerden oluşmaktadır.
Osmanlı döneminde Filistin’de önceden olduğu gibi Müslüman Araplar, nüfus içinde çoğunluğu oluşturmaktaydı. Müslümanlar, 1880’de nüfusun %87’sini, 1890’da %85’ini ve 1914’te %83’ünü (bu dönemde bölgeye göç eden ancak vatandaşlığa kaydedilmeyen Yahudiler hesaba katıldığında %77) oluşturmaktadır. Filistin’de yaşayan Müslümanların tamamına yakını Sünni’dir. Filistin topraklarının büyük bir kısmı devlet kayıtlarında miri arazi olarak geçmektedir. Bu nedenle burada yaşayan Müslümanlar hayatlarını devletin kendilerine verdiği toprakta tarımla uğraşarak kazanıyorlardı. Devlet toprakları dışında kalan topraklar ise vakıflara aitti.
Filistin topraklarında nüfusun az bir kısmını teşkil eden Hıristiyanlar ve Yahudiler daha çok şehirlerde yaşıyorlardı. 19. yüzyılda elde ettikleri ticari imtiyazlarla bu azınlık, bütün Ortadoğu’ya ticari kurumlarıyla birlikte giren Avrupalılara bağlı olarak ticaretle uğraşıyordu.
Osmanlı Devleti’nin Filistin’de Yaşayan Müslüman Olmayan Topluluklara Karşı Tutumu
Osmanlı Devleti, daha önceki Müslüman yönetimleri gibi, üç büyük din tarafından kutsal sayılan bu bölgede Müslüman olmayan topluluklara karşı hoşgörülü tavrı devam ettirmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri, Filistin’deki idarenin bölgede yaşayan Yahudileri dini vecibelerini yerine getirme konusunda ne kadar serbest bıraktığını açıkça göstermektedir. Osmanlı Devleti, Müslümanlara ait topraklarda yaşayan gayrimüslimler hususunda „Şer-i Şerif“ adı verilen hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmiştir. „Şer-i Şerif“ denilen bu İslam hukukuna göre, Müslümanlarla barış yapan ve İslâm Devleti'nin hakimiyetini kabul eden gayrimüslimlere „zımmi“ adı verilir. Din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde Şer-i Şerif’e göre muamele yapılır.
Müslümanlara ait topraklarda yaşayan zımmilerin aynı topraklarda yaşayan Müslümanlardan farkı, din ayrılığından doğan bir farklılıktır. Örneğin, Müslümanlar zekat vermekle yükümlü oldukları halde, gayrimüslimler zekat vermekle yükümlü değillerdir. Gayrimüslimler kazançlarına göre, senede bir defa „cizye“ denilen bir vergi vermektedirler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar bu vergiden muaftır. Gayrimüslimler askerlik yapmak zorunda değildir. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer konularda, kendi inandıkları hukuki hükümler uygulanır. Bütün bunların yanında, gayrimüslimlerin de can, mal, namus ve şerefleri Müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Muhtaç gayrimüslimler, sosyal haklardan bir Müslüman ile eşit şekilde yararlanır. Bazı istisnaların dışında, devlet kademelerinde yer alabilirler. Bütün hukuki davalarda, gayrimüslim ile Müslüman arasında fark yoktur. Birçok Osmanlı beldesindeki kiliseler, havralar, mezarlar, arşivlerdeki belgeler, mahkeme kararları Müslüman hoşgörüsünün en büyük delilleridir.
Hz. Ömer’in Kûfi hattı ile kaleme aldığı ve Kudüs’teki gayrimüslimlerin hak ve hürriyetlerini özellikle zikrettiği ve sonradan Osmanlı sultanlarına ilham kaynağı olan fermanın aslı Osmanlı arşivlerinde hala mevcuttur. Filistin’in Osmanlı hakimiyetine girmesinin ardından patrikhanenin ve Hıristiyan toplulukların hak ve imtiyazlarını belirten çeşitli fermanlar çıkarılmıştır. Hz. Ömer ile başlayan ve Selahaddin-i Eyyubi ile devam eden Kudüs’teki mukaddes mekanların fermanlarla teker teker sayılması ve burada yaşayan gayrimüslimlerin sahip oldukları hak ve hürriyetlerin tespit edilmesi adeti, bu topraklar Osmanlı yönetiminden çıkıncaya kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti farklı unsurlara hukuki bir statü ve serbestlik sağlayan „millet sistemi“ni Filistin topraklarında daha kapsamlı bir şekilde sürdürmüştür. Kısaca Kudüs, Osmanlı hakimiyeti altında tam bir barış ve huzur dönemini yaşamıştır.

Siyonist hareketin kuruluşu

Siyonist Hareketin Kuruluşu
Siyonizm politik bir hareket olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. İlk etapta Siyonizm diasporadaki Yahudilerin durumunun iyileştirilmesi ve „geri dönüş“ fikrinden ibaretti. „Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin...“ diyen Israel Zangwill Filistin’de Arap varlığını inkar eden Siyonist hareketin tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Filistin topraklarında hak iddia eden Yahudiler, bölgenin en eski yerleşik toplumunun kendileri olduğunu ve Kitab-ı Mukaddes’in Yahudilerin Filistin’e geri dönüşünü haber verdiğini ileri sürerek Filistin’de bir Yahudi devleti kurmaya yönelik olarak başlayan Siyonist hareketi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Örgütlenmiş bir hareket olarak politik Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’dir. Siyonist hareket için önemli bir yeri olan, Filistin’in kolonizasyonu programı ve Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasının planlandığı ilk Siyonist Kongresi 29-31 Ağustos 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde yapıldı. Farklı görüşlere ve kesimlere mensup iki yüzü aşkın delegenin katılımıyla düzenlenen kongre dindar, reformcu ve asimilasyon yanlısı üç farklı eğilimi bir arada toplamayı başardı. Herzl açılış konuşmasında „Biz Yahudi ulusunu barındıracak olan evin temelini atmak için buradayız“„Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmak“ olarak açıklandı. Bu hedefi gerçekleştirmek için yapılacak girişimler ise şöyle özetlendi;
Filistin’de Yahudi kolonisinin tesisi,
Yahudilerin yaşadığı ülkelerdeki kurumlar vasıtasıyla dünya Yahudilerini birleştirmeye yönelik bir örgütün kurulması,
Yahudi ulusal fikrinin güçlendirilmesi,
Siyonizmin hedefinin gerçekleşmesi için, yönetimin onayının sağlanması.
Böylece Basel Kongresi ile Dünya Siyonist Örgütü kurulmuş oldu.
Herzl 1901 yılının Mayıs ayında Sultan II. Abdülhamid’e dolaylı yollardan Yahudilerin Filistin’e göçünü öngören bir teklifte bulundu ancak teklif Sultan tarafından kabul edilmedi. 1904’de Herzl’in ölümüyle Siyonist hareket politikler ve pratikler olarak ikiye bölündü. Politiklere göre Yahudi sorununa Filistin’de ya da başka herhangi bir yerde acil olarak çözüm bulunması gerekiyordu. Pratikler olarak adlandırılan grup ise Yahudi vatanı ve ulusunun Filistin’den başka bir yerde kurulmasının mümkün olmadığı görüşünde ısrar ediyorlardı. Ancak hareket içindeki bölünme aynı yıl Rusyalı bir Yahudi kimyager olan Haim Weizmann’ın Siyonist hareketin liderliğine gelmesiyle son buldu. Weizmann, Herzl gibi Yahudi dünyası dışından gelecek olan desteğin önemine vurgu yaptı. Bu yöndeki ilk diplomatik temaslarını İngiltere ile gerçekleştirdi ve aradığı desteği elde etti. Düşünce noktasında Yahudi olmayan çoğu kimse Siyonizm’i desteklerken, böyle yapmakla ırksal hoşgörü olgusuna hizmet ettikleri inancıyla hareket etti. Yahudi olmayan kimselerin Siyonizme yardım etme konusundaki istekliliklerine neden olan şey, Siyonizm ile liberalizm arasındaki ilişkiye dair zihinlerinde bulunan karışıklıktı.

Balfour Deklarosyonu

Balfour Deklarasyonu
İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra „Balfour Deklarasyonu“ olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e gönderdi. Balfour, İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için tüm imkanlarını kullanacağını bildiriyordu:
1- Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği,
2- Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizlerle işbirliği,
3- Filistin’de Yahudi olmayan bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve statüye zarar verecek herhangi bir şeyin yapılmaması. (Bu tarihte 700.000 olan Filistin nüfusunun 574.000’i Müslüman, 74.000’i Hıristiyan ve 56.000’i Yahudi idi)
Balfour Deklarasyonu Süveyş Kanalı’na yönelik bir tampon bölge oluşturmak veya dünya Yahudilerinin desteğini müttefiklere kazandırmak için İngilizlerin yaptığı bir plan olmaktan öte Siyonist hareketin İngiliz desteğini sağlamak için gerçekleştirdiği planlı bir girişimin sonucuydu. Balfour Deklarasyonu aynı zamanda ABD tarafından da kabul edilmişti. Savaşın galiplerinden olan ABD’nin Kongre ve Temsilciler Meclisi’nin 21 Eylül 1922 tarihli oturumunun karar bildirgesi „ABD Filistin’de Yahudilere milli yurt kurulmasına taraftardır“ şeklinde tamamlanmaktadır. Bu şekilde Balfour Deklarasyonu, Siyonist politikanın birinci evresinin ilk yarısını noktalıyordu.

1936-1939 Olayları

1936-1939 Olayları
1936'da bir araya gelen Arap liderleri Yahudilere karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi'ni kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin'e gelen bir komisyon, Yahudilerle Arapların aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını, Filistin'in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporu’nu yayınladı. Bu rapor Filistinlilerin bağımsızlıklarını gölgeleyecek şekilde topraklarını ikiye böldüğü için Arapların ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine neden oldu.
1936-1939 yılları arasında köyden kente bölgenin her yerine yayılan bu ayaklanmalar diğerlerinden farklı olarak Yahudileri değil, İngilizleri hedef almaktaydı ve bu Filistinlilerin haklı tepkilerini koydukları en büyük direniş hareketiydi. Batılılar, Filistin’de Yahudi olmayan halkın varlığından Arap isyanının (1936-1939) o ünlü direnişi ile haberdar olmuşlardı. Ortadoğu’daki dengeleri korumak isteyen İngiltere bu gelişmelerin ardından önemli bir tutum değişikliği ifade eden Beyaz Belge’yi yayınladı. Bu belgede esas olarak, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasının İngiliz siyasetinin parçası olmadığı, gelecek yıllarda yeni mültecilerin kabulünün Arap nüfusun onayına tabi tutulacağı açıklanmaktaydı. Filistin'de Arap ve Yahudilerden oluşan iki uluslu bir devlet kurulmasını ve göçmen sayısının beş yıl içinde toplam 75.000 olarak dondurulmasını öneren bu belge Siyonistleri şok etti. Filistin büyük ayaklanmasını durdurmayı amaçlayan bu belge farklı direniş grupları arasında bölünmeye yol açarak İngilizlerin umduğu sonucu sağladı ve ayaklanma kolaylıkla bastırılmış oldu. Bu belgeye tepki gösteren dönemin ABD Başkanı Herry Truman, İngiltere'den derhal 100.000 Yahudi’nin Filistin'e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti.
İngiltere tarafından yayınlanan Beyaz Belge (White Document) Filistin’de yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Siyonistler daha sonra „Kara Belge“ adını verdikleri bu yeni belgeden sonra artık İngiliz Manda yönetimini de faaliyetlerinde hedef almaya başladılar. Ancak Siyonist hareketin gelişimi için İngiliz mandası önemli bir fırsat olmuştu. İngiliz mandasının onaylandığı 1922 yılından 1940 yılına kadar Yahudi nüfusu 83.790’dan 467.000’e (bu dönemde 1.528.000 nüfusun üçte biri) ve Yahudi halkın sahip olduğu toprak da 60.100 hektardan 155.200 hektara çıktı.

İkinci Dünya Savaşı ve Filistinin kuruluşu

II. Dünya Savaşı ve İsrail’in Kuruluşu
II. Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve olayların başlangıcını, I. Dünya Savaşı’nın çözümlenmeden bıraktığı veya getirdiği yeni sorunlar oluşturmaktaydı. Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırması üzerine İngiltere ve Fransa da 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş açtı. Böylece tarihin tanık olduğu en büyük savaş olan II. Dünya Savaşı başladı. Savaşın başlamasıyla Siyonistler ve İngilizler anlaşmazlığa düştüler. Savaş sırasında Filistin’e Yahudi göçünü hızlandırmayı amaçlayan Siyonistler, Arapları Almanların yanına itmek istemeyen İngiltere’nin muhalefetiyle karşılaştılar. Bununla birlikte savaş sırasında Yahudi toplumu gelişme fırsatı buldu. Mayıs 1942’de New York’ta Siyonist Konferansı gerçekleştirildi ve Ben Gurion sınırsız göç, Yahudi ordusu ve Filistin’in Yahudi devleti olması taleplerine destek buldu. Bu dönemde, Filistin’de en önemli problem manda rejimi ve Yahudilerin Filistin’e göçü meselesiydi. İngiltere göçe karşı çıkmasına rağmen, ABD Başkanı Truman, savaş sırasında Yahudilerin topraksız kaldığını ve Filistin’e girmelerine izin verilmesini istemişti.
ABD ve İngiltere temsilcilerinden oluşturulan komisyon, Nisan 1946 tarihinde manda yönetiminin devamı, 100.000 göçmenin kabulü ve mevcudu 65.000 olarak tahmin edilen İsrail Gizli Ordusu'nun silahsızlandırılması hususlarında karar almışsa da, bu girişim de başarısızlıkla sonuçlanmış ve konu 1947 yılında İngiltere tarafından BM’ye götürülmüştür. Kurulan Filistin Özel Komisyonu, Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini, Kudüs’ün ise uluslararası bir statüye kavuşturulmasını önerdi. 29 Kasım 1947’de Filistin topraklarının en verimli bölümlerini oluşturan %56.47’si Yahudilere, verimsiz ve çöl alanlarından oluşan diğer kısmı da Araplara bırakıldı. Yahudiler derhal kendilerine verilen bölgeleri işgale başlarken her türlü şiddete başvurmaktan da geri durmadılar. BM tarafından yürürlüğe konan ve o sıralar Filistin’de %31’lik bir nüfusa sahip olan Yahudilere %56 oranında toprak veren bu karar Arap ülkeleri tarafından kabul edilmedi.
1897’de Siyonist hareketle başlayan ve İsrail devletinin kurulmasıyla yeni bir ivme kazanan Filistin topraklarına Yahudileri yerleştirme süreci, bugün toprakların asıl sahibi Filistinlileri ülkeleri dışında mülteci olarak yaşamak zorunda bırakmıştır. Filistin toprakları ile tarihi ve dini bağları olduğunu iddia ederek yola çıkan Siyonist hareket gerekli dış desteği de sağlayarak Filistinlilere ait topraklarda bir İsrail devleti kurmuştur.


Reklam
 
 
Bugün 1 ziyaretçi (30 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=